Genel Başkanımız…

Kemal Kılıçdaroğlu

Reklamlar

Siyasi Parti ve Kadro…

Siyasi kadro, devrimci kadroSiyasal Partilerde Kadro Sorunu
Politikanın yalnızca iktidarın elde edilmesi ve onun sağladığı yararların paylaşılması olarak görülmemesi gerekir. Politikanın amacı, temelde çıkar ve düşünce farklılıklarından doğan iktidarı elde etmeye yönelik çatışmaya indirgenmemelidir.
Prof. Dr. Suna KİLİ
Bir siyasal partinin gücü özellikle programının yeterliliği, inandırıcılığı, ülke sorunlarına somut çözümler getirmesi, örgütün güçlülüğü, temel konularda yaklaşım birliği ve kadrosunun yaygınlığı, etkinliğiyle ölçülür. Bu üç konu birbirini destekleyen ve birbirinden güç alan öğelerdir. Birinin güçsüzlüğü ve yetersizliği, öbürlerini de olumsuz yönde etkiler.
Bu yazımda güncelliğini koruyan bir konuda, genelde siyasal kadro sorunu üzerinde durmak ve özelde de bu alanda CHPnin durumunu irdelemek istiyorum.
Sayın Ali Sirmen 14 Eylül 2010 tarihli yazısında, 12 Eylül referandum sonuçları Kemal Kılıçdaroğlunun yakaladığı ivmenin önemli olduğunu göstermiştir, fakat bu yeterli değildir diyor ve CHP oylarının yıllardır yerinde saymasının örgütlenme modelinden kaynaklandığını vurguluyarak şu konuyu öne sürüyor: 1973 yılında dağa taşa Başbakan Ecevityazarak Karaoğlana iktidar yolunu açan dinamik parti kadrosundan çok uzakta olan bugünkü CHP, otuz yıl önceki dinamizmini yakalayıp, aşmak ve güçlü, etkin bir kadro oluşturmak zorundadır. Sirmen, CHPnin sorununun liderlik değil, kadro sorunu olduğunun altını çiziyor. Sayın Sirmenin görüşlerine katılıyorum.
Aristoya göre insan siyasi bir yaratıktır ve onu öbür tüm yaratıklardan ayıran temel nitelik de insanın siyasi oluşudur. Doğruhiçbir kişi ya da kuruluşun tekelinde olmadığına göre, doğruyu bulmakta insanların her konuda, bu bağlamda siyasal konularda da düşüncelerini belirtmesi, bu doğrultuda örgütlenebilmesi demokratik düzenin vazgeçilmez önkoşullarıdır.
Çağdaşlaşma çabası içindeki toplumlarda önderliğin çok önemli bir işlevi vardır. Ancak siyasal bir örgüte de dayanmadan topluma yön vermek, önemli atılımların toplumca benimsenmesini sağlamak olanak dışıdır. Bu nedenle çağdaşlaşma doğrultusundaki siyasalarda bir önder kadar bir siyasal örgüte de gereksinim vardır. Örgütleşme, siyasal iktidara ulaşmanın önkoşullarından biridir. Siyasal örgütleşme ise, siyasal partiyi gerekli kılar.
Atatürk dönemi
Atatürk büyük bir komutan, devlet kurucusu ve inanmış bir devrimcidir. Ancak Atatürk, aynı zamanda usçu ve güçlü bir siyasacıdır. Bu nedenle devrimin oluşumu ve uygulama sürecinde birlikte olduğu, birlikte hareket ettiği, dayandığı ve danıştığı bir kadrosu vardır. Bu kadro İsmet İnönü, Mahmut Esat Bozkurt gibi sağduyu sahibi, ayağı yere basan ve aynı zamanda devrimci atılımlara katkıları olan kişilerden oluşmaktaydı. Diyebiliriz ki, Atatürk döneminde siyasal yaşamın hem ilerici hem de istikrarlı olması önemli ölçüdeönder kadrosunun ulusallığından, dinamizminden, kararlılığından, tutarlılığından ve yüksek niteliğinden kaynaklanıyordu. Atatürk ve onun devrimci kadrosunun özellikleri, siyasal sistemin alabilirliğini (kapasitesini) arttırıcı ve çağdaşlaşmayı hızlandırıcı bir öğeydi. Bu kadro amaç ve araçta birlik içindeydi. Amaç çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktı. Araç ise ulusal güce, usa ve bilime dayanarak cumhuriyetçi, halkçı, ulusçu, devletçi, laik ve devrimci ilkeler doğrultusunda çalışmak ve çaba göstermekti. Ancak hemen belirtmek gerekirki o dönemde siyasal istikrarın varlığı yalnızca önderlik özelliklerinin üstün niteliklerine bağlanamaz. Çünkü o günkü Türkiyede halk yeterince bilinçlenmemişti. Henüz çağdaş bir toplumun sınıfsal yapısı oluşmamıştı. Hükümet halktan gelen isteklerin, yoğun özlemlerin baskısında değildi. O yıllardaki birlik ve istikrarın önder kadronun özellikleri dışında da nedenlere dayandığını ve ülkenin henüz çağdaşlaşmanın bazı aşamalarına ulaşmamış olmasına da bağlı olduğunu Barbara Ward şöyle dile getiriyor: Tek parti sistemine karşın Türklerin özgürlüklerine sahip oluşlarını, onları birleştiren ülkü birliğinde aramak gerekmektedir. Batıda genellikle varsayılan bir konuda, partiler arasındaki büyük ayrılıklar, toplum yapısındaki derin farklılıkları yansıttığı oranda (örneğin, Fransada komünist sol ile tutucu sağ arasında hiçbir zaman kapanmayacak olan ayrılık) demokratik sistem kolay işleyemez bir duruma gelmektedir. Birlik sağlayarak özgürlük yaratan tek bir parti ile acaba Türkler demokrasi konusunda yeni bir örnek mi getirmiş oluyorlar? Ancak herhalde, gerçek, bu kadar yalın da değildir. Türkiyedeki birlik bir yönden gönenç içinde çağdaşlaşmış ulusçu bir cumhuriyet yönetimi yaratma konusundaki ortak amaçtan doğmakta, öte yandan ise Batıda sanayileşmiş toplumların karşılaştığı sorunların Türkler için henüz yarınların sorunları olmasından doğmaktadır.” (1)
Bugünkü Türkiye
Barbara Wardın sözünü ettiği yarınlar bugündür. Çağdaş bir toplumun sınıfsal yapısının ana hatlarıyla ortaya çıktığı ülkemizde siyasal kadroların oluşmasında geçmişe göre çok daha fazla sorunlarımız olduğu kadar çok daha geniş olanaklarımız var. Siyaset ortaklaşa oluşturulur.Yalnızca belirli kesimlerin tekeline bırakılamayacak kadar da bir ülkenin bugünü ve yarını için yaşamsal bir uğraştır.
Hiçbir örgüt siyasal partiler kadar her toplumsal katmandan ve kesimden insanların bir arada çalışmasına olanak vermez. Bu nedenle oluşturulan parti kadrolarının seçkinci özellikler taşıması gerekmez. Aydın mı, halk adamı mı? Dürüstlük mü, beceri mi daha önemli? Daha çeşitli nitelikler de sıralayabiliriz. Bunların hepsi önemli ve gereklidir çünkü demokrasilerde insanlar ve değerler eşdeğerdedir.
Gerçek demokrasilerde değerler hiyerarşisi yoktur. Bu da aydının siyasal yaşamda yapıcı işlevini küçümsemek anlamına gelmez. İşçi ya da köylü, ya da düşünür olmak eşdeğerdedir; hepsinin bir siyasal partinin bünyesinde yeri ve payı olmalıdır.
CHP gibi özellikle sol eğilimli siyasal partilerimizin kadrosu ve örgütü ülkemizin toplumsal katmanlarını, kadınlarımızı ve gençlerimizi en iyi bir biçimde bünyesinde örgütlemeye, bu doğrultuda kadrolarını oluşturmaya özen göstermelidir. A.D. Lindsay, yalın bir dille Uzmanlar her zaman ayakkabının neresinin vurduğunu bilemez, sundukları reçeteler her zaman sorunları çözemez(2) diyerek halk-aydın bütünleşmesinin, işbirliğinin önemini, halk adamının da siyasa oluşturmaya katılma gereğini vurgulamaktadır.
Bugünkü siyasal yaşamımızda öne çıkan eleştirilerden biri güçlü bir muhalefetin oluşmamış olduğu doğrultusundadır. Bir siyasal partinin programı, örgütsel yapısı kadar, kadrosu da sürekliliğini, inandırıcılığını ve yapıcılığını etkileyen özelliklerdir. Ülkemizde en uzun geçmişi olan ve çağdaşlaşma atılımlarının itici gücünü oluşturmuş bir parti, CHPnin son 30 yıldır kadro yetersizliği ve parti örgütünün dinamizmini yitirmesi nedenleriyle toplumdaki gücü azalmıştır.
Kemal Kılıçdaroğlunun CHPnin genel başkanlığına gelmesi son aylarda CHP politikalarına bir canlılık getirmiştir. Ancak tek bir kişiden gerekli tüm atılımları gerçekleştirmesi beklenemez. CHPde kadro sorunu temelde henüz çözülmüş değil. Kılıçdaroğlu dışında halk nezdinde etkili olabilecek bir siyasetçi yok. Bir başka deyişle etkin, saygın bir ikinci adamlar grubu yok. Tüzükte tek adamlığı güçlendirmek için yapılan değişiklikler hâlâ duruyor. Değişim olmadıkça örgüt bugünkü gibi zayıf kalacak. Beklentiler, kadınların, gençlerin ve işçi kesiminin, halk adamının bu kadroda daha yaygın bir biçimde yer alması doğrultusundadır. Politikanın yalnızca iktidarın elde edilmesi ve onun sağladığı yararların paylaşılması olarak görülmemesi gerekir. Politikanın amacı, temelde çıkar ve düşünce farklılıklarından doğan iktidarı elde etmeye yönelik çatışmaya indirgenmemelidir.
Politika aynı zamanda ülkenin büyük sorunlarına eğilme işlevini de görür. Politika yalnızca kuvvet, iktidar, gerçekler gibi boyutlarıyla da ele alınmamalıdır. Bluntchlinin de belirttiği gibi politika gerçekçi olmalıdır; politika idealist olmalıdır. İşte birbirini tamamladığı zaman doğru, birbirinden ayrıldığı zaman yanlış olan iki ilke. Siyasal partilerimizde oluşmuş ve oluşacak kadroların politikayı bu açıdan da değerlendirmelerinin hem ülkemiz ve hem de partilerimiz açısından sayısız yararları olduğu inancını taşıyorum.
(1) Barbara Ward; Turkey. London: Oxford University Press, 1942, s. 59.
(2) A.D. Lindsay, The Modern Democratic State. London: Oxford University Press, 1947, s. 270.

Evetçi ve Hayırcı MHP…

evetçi mhp, hayırcı mhp

AKP Demokrasisi…

Referandum Demokrasiyi Zayıflatıyor…

demokrasi ve referandum

SORULARIM… Neden, Neden, Neden?…

1. Türkiye neden yeteri kadar buğday üretemiyor? Fiziksel olanak mı yok, yoksa ithalat kimilerine para mı kazandırıyor? Rusya, Ukrayna, Türki Cumhuriyetler hatta İsrail, şu veya bu nedenle buğday vermez ya da veremezse, halk ekmeğe kaç para ödeyecek, buna yanıt arayan, ve halka anlatan biri var mı?
2. Türkiye teknolojide neden İsrail’den geri? Biz de Amerikan dostu değil miyiz? İsrail 5.5 milyon, altmış yıllık bir devlet ve sürekli savaşta ve geliri adam başına yılda 23 bin 500 dolar. Bu utanç verici bir durum değil mi? Bizimkini kimse doğru dürüst bilmiyor.
3. Türkiye neden enerji açığı bir ülke? Su var, güneş var, rüzgâr var. Neden bütün gelişmiş ülkeler gibi alternatif enerjiyi vakit varken geliştirmiyoruz?
4. Türkiye’de benzin neden bütün ülkelerden daha pahalı?
5. Hükümet neden ordu ile, hukukçularla, işçilerle, çiftçilerle, emeklilerle ve üniversitelerle kavgalı?
6. Türkiye neden dünyanın en borçlu ülkelerinden biri?
7. Halkın anlayacağı en önemli gösterge yıllar içinde gelirle soğan fiyatı arasındaki ilişkinin doğası. Ekmek, soğan, patates, zeytin, pirinç fiyatı her şeyden daha açık olarak toplumun ekonomik durumunu açıklıyorsa neden soran ya da sormayanların söylemine yansımıyor?
8. Eğer teknolojide, bilimde, öğretimde, üretimde geri kalındığı zaman buna önce gelişmemişlik, sonra fakirlik deniyorsa ve bunun gelecekte köleliğe dönüşmesinden başka bir alternatif yoksa bizim gibi bütün Müslümanlar her şeyden önce bunu düşünmek zorunda değiller mi?
9. Kuran dünyanın en seçilmiş halkına köleliği mi uygun gördü? Yoksa gelişmiş ülkelerin istedikleri kıvamdaki ülkelerde yaşayanlar mı insanların en seçilmişi? Kuran’ı bazıları yanlış yorumluyor kuşkusuz. Hiç olmazsa AB ve ABD gibi yorumlamasınlar. Hiç olmazsa bu fakir halka 15 yıl sonra, çocuğu okula gitmeye başladığı zaman emperyalizmin kölesi olmayacağımızın kanıtlarını versinler.

Millet İsterse Hilafeti Bile Geri Getirebilir…

Referandum sonuçları alındı ve RTE Anayasası %58 çoğunluk oyu ile milletten onay alarak yürürlüğe girdi.
Biz, referandum öncesi yazdığımız, “NİÇİN HAYIR” başlıklı yazımızda, konuyu değişik ve can alıcı bir noktadan ele almış ve hayır gerekçemizi; Anayasada AKP tarafından yapılan değişikliğin yöntemine ve anti demokratik olan bu yöntemin meşrulaşarak yol olması korkumuza dayandırmış ve ilgili bölümlerini tırnak içinde aşağıya aynen aldığımız şu yorumu yapmış idik;
“Kanımızca, referandumdan “Evet” sonucunun çıkması halinde; “halkımız, AKP’ ye olan güveninin devam etmekte olduğunu açıkça gösterdi, askeri vesayeti kaldırdım, darbeci askerlerin burunlarını sürttüm, istemediğim kişinin Kara Kuvvetleri Komutanı olmasını engelledim, darbecilerden yargı önünde hesap soruyorum” propagandası ile meydanlara çıkacak olan AKP lideri Recep Beyin, tüm başarısızlıklarına rağmen, içinde bulunduğumuz siyasal konjonktür’e göre, 2011 seçimlerindeki şansı önemli derecede artacaktır
Bu itibarla, Recep Bey yalanlasa da, güven oylamasına dönüşen referandum da, “Evet” değil, “Hayır” oylarının galip gelmesi, AKP’ nin, yeniden tek başına veya koalisyonun büyük ortağı olarak iktidara gelememesi ve milletimizin, sekiz yıllık başarısız AKP iktidarından kurtulması için zorunludur.
Bu gerçekler dikkate alındığında, referandumda “Hayır” oyu vermenin önemi açıkça ortaya çıkmakta olup, özellikle, AKP iktidarına karşı olmakla birlikte, Anayasa değişikliğinde yer alan ve “Evet” oyu için halka yem olarak sunulan krema maddelerin cazibesine kapılan kişilerin, AKP’ nin bu tuzağına gelmemeleri ve Anayasa değişikliğine “Hayır” demeleri, çok önemlidir.
Herkesin bildiği gibi, referanduma sunulacak olan Anayasa değişikliği, toplumsal bir uzlaşma sağlanmadan, AKP tarafından tek yanlı olarak kapalı kapılar ardında hazırlanmış ve muhalefetin desteğini almadan AKP çoğunluğunun reyleri ile Meclisten geçen bir metindir.
Bu itibarla, bu metnin referandumdan “Evet” oyu alarak yürürlüğe girmesi halinde, AKP’ ye muhtemel bir yeni iktidarında, hiçbir toplumsal uzlaşma sağlamadan ve muhalefet partilerinin desteğini almadan, yeni bir Anayasa yapma yolunu açacak ve AKP’ ye bu cesareti ve hakkı verecektir.
Bizce, Anayasa değişiklik paketine “Evet” demenin en önemli sakıncası budur. Referandumda “Evet” diyerek, AKP’ nin Anayasa değişiklik paketinde uyguladığı, kabul edilemez, toplumsal uzlaşı içermeyen antidemokratik yöntemi, Anayasa değişiklikleri için, “ meşru bir yol ve yöntem ” haline asla getirilmemelidir.

Zira; AKP’ nin, referandumdan alacağı muhtemel bir “Evet” sonucundan sonra, 2011 seçimlerini kazanması halinde, ilk yapacağı icraat, 1982 darbe Anayasasını tamamen ortadan kaldıracağım ve daha demokratik bir Anayasa yapacağım savıyla, yine kapalı kapılar ardında ve yine hiçbir toplumsal uzlaşı sağlamadan, AKP zihniyetini hakim kılacak olan antidemokratik yeni bir Anayasa yapma girişimi olacaktır.”

İşte bizim korktuğumuz başımıza geldi ve seçimler dahi beklenmeden, Anayasa değişikliği söylentileri dillendirilmeye başladı bile.
Bu da yetmiyormuş gibi, Türkiye Cumhuriyetinin rejimini değiştirecek olan Başkanlık Sistemine geçişten bahsedilmeye başlandı.
Sayın Recep Bey Başkanlık Sisteminin ne olduğunu biliyor mu da, ülkemiz için böyle bir modelden bahsetme yetkisini kendinde buluyor?

Recep Beyin niyeti, ülkeyi istediği gibi ve tek başına yönetmek, tüm yetkileri şahsında toplayarak, padişah edasıyla ülkeyi idare etmek.

Başkanlık sisteminde, yetkileri geniş ve güçlü bir başkan’ ın karşısında güçlü bir parlamentonun bulunduğu ve başkanı denetlediği asla unutulmamalıdır.

Recep Bey’in hayalindeki başkanlık sistemi ise, asla bu değildir. Recep Bey’ in istediği ve hayal ettiği başkanlık sistemi; şu anda fiilen denetimine tabi olmadığı gibi, bilakis kendisinin denetimi ve egemenliği altındaki parlamentoya dayalı Türk usulü parlamenter sistemin üzerine monte edeceği geniş yetkilerle donatılmış bir başkanın yer aldığı şark ve gecekondu tipi bir sistemdir.

Bundan hiç kuşkunuz olmasın.
Milli irade isterse, bu ülkeye halifeliği dahi geri getirebilir sözlerini anımsatan bir döneme girilmiştir.
Türk Milletine hayırlı olsun (!) 14.09.2010
Güner YİĞİTBAŞI ( Emekli Savcı )

Kölelik Demokrasisi ve Gafletin Gerekçeleri!…

sinirlarReferandum sonuçlarının televizyon ekranlarından açıklanmasının ardından yağdanlığın şövalyeleri sahte özgürlükçığlıkları atmaya başladılar! Öyle bir manzara yarattılar ki, sanki demokrasi, rejimin damarlarına kadar sızacakmış da biz habersiz kalmışız!..
Oysa tarikatların, cemaatlerin, rantiyenin, liboşların, yandaşların ve devlet olanaklarının çılgınca kullanıldığı bir propaganda sürecinin tek hedefi vardı; gericilik ve eğitimsizliğin kıskacında, yoksullaştır – köleleştir zihniyetine kurban edilmiş kitleler!..
Şimdi biz bu potansiyelin AKP’ye kazandırdığı galibiyete demokrasi mi diyeceğiz?.. Gelin bunun nasıl temelsiz bir demokrasi aldatmacası olduğunu gerekçelendirelim de, bellerine kadar yağ küpüne batmış zavallılar aydınlanmış olsun!..
Referandumda evet oylarının fazla çıkmasının onlarca nedeni var… Ya da bu sonuç bize çok şey anlatan onlarca gerekçeden oluşuyor… İşte ilk gerekçe:
Biz artık toplumun neredeyse yüzde 58’inin, AKP’nin ülkeyi uçuruma götüren uygulamalarından, işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan ve terörden hiç de mustarip olmadığını anladık…
Yani evetçi kitleye bakarsanız ülkede her şey güllük gülistanlık!.. Anlaşılıyor ki herkesin keyfi yerinde!.. Demek ki neredeyse hiçbir evde işsiz kimse yok!.. Bütün gençler üniversiteli!.. Emekliler maaşlarıyla pekâlâ geçiniyorlar!.. Ev hanımı kölelerinin keyfine ise diyecek yok!..
Hele üreticilerimiz yok mu, onlar hemi de ne biçim göbek atıyorlar!.. Mazot fiyatları onları pek etkilememiş!.. Tarlada kalan, çöpe dökülen ürünleri yokmuş onların!.. Demek ki hiçbirinin tarlası, bağı, bahçesi ipotekli değil!.. Belli ki hepsi bankalardaki kredi borçlarını da bir şekilde ödemişler!..
Yine belli ki tamamı kilerlerini pirinçle, unla, şekerle ve yağla doldurmuş. Eeeee.. kışlık kömür de stoktaysa vatandaşın, geriye bir tek demokrasi eksiği kalıyordu ki, onu da referandumda hallediverdiler?..
Rantiye kıskacı!..
İkinci gerekçenin merkezinde ekonomik gücün yarattığı kıskaç vardı; AKP sokakları, duvarları, billboard’ları, apartmanları, otoyolları, hatta kaldırımları kusturacak boyuttaevetpropagandasını içeren materyallerle donatmıştı.
Üstelik Türkiye’nin bütün kentlerinde ne kadar meslek örgütü varsa, AKP Genel Merkezi hepsinin adına evetpropagandası içeren pankartlar hazırlamış ve adrese teslim etmişti!..
AKP’nin yalnızca rantiyenin de desteğiyle yarattığı propaganda baskısı yoktu. İktidar medyası ve onun kalem köleleri, rejimi sarsacak bu anayasa değişikliğini dayatmak için gazetecilik mesleğinin bütün kuralları ve ahlaki değerlerini ayaklar altına aldılar…
Dinci ve de işbirlikçi medyadaki uşaklar, bir korku imparatorluğu yaratılmasında ve yurttaşların sindirilerek etki altına alınmasında büyük rol oynadılar!..
Tarikatlar, cemaatler, dinci gruplar ve de bir türlü varlık gösteremeyecek olan Saadet Partisi gibi siyasal örgütlenmeler de AKP’nin dümen suyunda rejime karşı karanlık sularda kulaç attılar!..
Propaganda süresince devletin bir tek bürokratı Ankarada oturmadı. Ve onlar AKPnin değirmenine su taşımak için kendi memleketlerinde birer forsa gibi çalıştılar!..
Sonunda yüz milyonlarca liralık propaganda bütçesi ile siyaset, bürokrasi ve devletin bütün olanaklarıyla yaratılan psikolojik kuşatma, gericiliğin kıskacında müritleştirilmiş, yoksulluğun kumpasında köleleştirilmiş insanları egemenliği altına aldı!
Gaflete düşen gerekçe!..
Üçüncü gerekçe içimizden çıkıp gaflete düşenlere ait:
Onlar ramazan, bayram ya da tatil kaygısına düşerek sandığa gelme zahmetine katlanmayan milyonlarca insandan oluşuyor.
AKP’nin laiklik karşıtlarının odağıilan edilmesine en çok onlar hak vermişti…

Cumhuriyet mitinglerinde en çok onlar bağırmıştı… Rakı masalarında ülkeyi kurtaranlar da onlardı

En çok okuyan, en çok sorgulayan, en çok eleştiren ve en çok muhalefet edenler de onlardı!..

Onlar ortadirek denilen kesimi de kapsayan, üstelik hem sosyo-ekonomik hem de düşünsel açıdan varlıklı insanlardı… Geçim sıkıntıları pek yoktu, evleri, arabaları ve yazlıkları vardı ama ne yazık ki irade, kararlılık ve samimiyetten yoksundular!
Onlar bugün yarın; Akdeniz, Ege ya da Karadeniz sahillerindeki yazlıkları, çiftlikleri, bağevleri ya da yaylalarından evlerine dönecekler!..

Ve de kapılarını tatil yorgunluğuyla açtıklarında görecekler ki, evlerine demokrasi hırsızları girmiş!..

Arazide kaybolan gerekçe!..

Dördüncü gerekçe ortayolcular… Yani MHP, Demokrat Parti ve diğerleri…
Serde politikacılık da var ya, referandum süresince arazide bayağı dolaştım… Şu bir gerçek ki, CHPliler bütün örgütlenmeleriyle referandumdan hayır çıkması için ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar.
Kısıtlı ekonomik olanaklar CHP’nin performansını olumsuz etkilese de, Kemal Kılıçdaroğlu – Önder Sav ikisilinin azmine inanan parti kadroları Türkiye’nin dört bir yanına dağılarak yurttaşlarla defalarca bir araya geldiler ve tabanı canlı tutmak için çırpındılar.
Referandumdan çıkan yüzde 42 oranındaki hayır oyunun en az yüzde 35inin CHPlilere ait olduğundan kimsenin kuşkusu olmasın…
Ama bu propaganda sürecinde ikinci güç olması gereken MHP ne yazık ki arazide yoktu… MHP lideri Devlet Bahçeli Anadolu’yu dolaşmaktan kaçındı, mitingler propaganda sürecinin son günlerine bırakıldı. MHP milletvekilleri gerekli performansı gösteremedi, parti örgütü ise kaderlerine terk edilmenin ezikliğiyle ortada yoktular…
İşte bu gerekçeler MHP tabanında yılgınlığa ve zemin kaymasına yol açtı. AKP’nin muhafazakâr çevrelere yönelik mesajları da etkileyince, MHP kadroları da evetçilerin çemberine girmekten kurtulamadı. Yani MHP, 12 Eylül günü hem kendisinin hem de demokrasinin ayağına kurşun sıkmış oldu!..
Tüm bu gerekçeler şunu özetliyor; AKP devletin, siyasetin, bürokrasinin, medyanın ve rantiyenin gücünü kullanarak anayasa değişikliğinin bir tek maddesinden bile habersiz olan milyonlarca insanı müritliğin ve de yoksulluğun cenderesinde sandığa yönlendirdi…
Yani 12 Eylül paranın, pervasızlığın ve rejim düşmanlığının kirli mendillerle halay çektiği kapkara bir güne dönüştürüldü. Şimdi biz buna köleliğin demokrasisidemeyelim de ne diyelim?...
___ Mehmet Faraç..
Enhanced by Zemanta

Yüzde 42 Başarıdır!

Basında ve TV’lerde yayımlanan referandum sonuçlarını yansıtan Türkiye haritalarına bakıyorum. İki renk: Sahil kesimlerinde sıkışmış kalmış Hayır’lar ve ülkenin büyük kesimini kapsayan Evet’ler…
Bu yanlış bir haritadır! Evet ve Hayır diyen kentlerde sanki mutlak evet veya hayırlar kazanmıştır!
Yarattığı algılama yanlıştır! Örneğin Hatay’da Evet yüzde 51.38, Hayır ise 48.62’dir. Zonguldak, Burdur, hatta Bursa bile öyledir!
İstanbul’da Evet’ler ile Hayır’lar arasında ise topu topu 700 bin kadar oy farkı vardır!
Gerçeğidegradeiki temel renkle gösterecek hiçbir harita yoktur ortalıkta!
Türkiye’yi bir çoğunluk baskısı ve kafası esir almış durumdadır.
***
Oy sonuçlarına baktığınızda, ilginç çıkarımlar yapılabilir.
Örneğin bazı kentlerde “oyların ruhu”ndan söz edilebilir!
Bir ruhun rengi Kürtise diğeri şüphesiz ki AKP’dir, muhafazakârlıktır ve laiklik/aydınlıktır.
Malatya, Urfa, Kayseri, K.Maraş.. benzeri kentler için, örneğin, hemşeri salgınlığı tutumundan/dayanışmasından bahsedebiliriz.
Modern kapitalist ilişkilerin çözemediği toplumsal yapıların güdülediği muhafazakâr yapılı kentlerde, eski feodal alışkanlıklara bağlı davranış biçimleridir bu kentlerdeki tutum benzeşmesi/örtüşmesi!
Bu kentlerden bazılarındasanayileşmeile birlikte (Anadolu kaplanları) gelişen kapitalist ilişkiler, dinsel muhafazakârlığın cenderesinde sıkışmıştır.
***
Ama, Batı’dan içe doğru muhafazakâr yapının yer yer kırılmakta olduğunu görüyoruz.
Bunun tipik örnek kenti Denizli ve Manisa’dır!
Manisa’da Hayır’lar yüzde 50’nin hemen üzerindedir!
Denizli de öyle!
Bu iki kent eskiden sağın kaleleri arasındaydı! Bu yapı parçalandı!
İktidar ve hempaları, merkez medyanın da büyük desteğiyle örneğin Tunceli üzerinde yoğun çalıştı, ama başarısız oldu!
Tunceli satın alınamayacak bir yurtaşlık bilincine sahip olduğunu gösterdi!
Yalan yanlış bir dizi provokasyon, bu kentin üzerini yalayıp geçti!
***
Seçmenlerin önemli bir çoğunluğu, anketlere göre, referandumun içeriği üzerinde fazla bilgi sahibi değildir.
Burada temel soru şudur: Yüzde 42 Hayır’da mı daha yüksek ve gelişmiş bilinç vardır ve bu referanduma yansımıştır; yoksa yüzde 58 Evet’te mi?
Prof. Bahattin Baysal diyor ki: “Halkoylaması, din esaslı bir dünya görüşünü savunanlarla, laik görüşü savunanlar arasında bir yarış olarak gerçekleşti. Laik görüş yüzde 42 oy toplayarak Müslüman bir ülkede büyük bir başarı sağladı.”
Bu saptamada haklılık payı yüksektir. Ancak eksiktir!
Referandum ile genel seçimler farklıdır. Referandumda verilen Hayır’ların içinde laik kesimlerin de büyük bir yüzdesi bulunuyor. Evet diyenlerin önemli bir çoğunluğu, 12 Eylül’e ve askeri darbelere hayır demiştir, ki bu da olumludur!
Aslında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş fikirlerinin ülkemizde giderek geri dönülmez bir biçimde yerleştiğini ve gelişeceğini söyleyebilirim.
***
İlginç olan bir durum daha var: İktidar yanaşması liberaller ve solcu eskileri, halkın iradesini yüceltme yarışındalar. En rezilleri hiç utanmadan “bundan solcular da halkla bütünleşme açısından ders çıkarmalıdırlar” diye öğütler de veriyor!
İktidar destekçileri, ilginçtir ki, referandum sonuçlarını belirleyen en muhafazakâr oyları ve yapıları yüceltiyorlar! Vay vay vay… Solcu eskilerinin kaleleri demek ki muhafazakârlığın kalelerine dönüşmüş durumdadır!
Ama buna da şaşmamak gerekir, çünkü en büyük devrimcileri, aferin aldıkları Erdoğan olmuştur!
***
Sonuçlar üzerinde söylenecek çok şey var, şimdilik Doç. Dr. Melis Sezer’in yazdıklarıyla bitirelim:
Referandumda halkın yüzde 90ı maddeleri bilmeden cevapladı. Bu oran tüm anket şirketleri tarafından da onaylandı. İkincisi ülkenin en ücra yerlerine ulaşabilen TRT ve bazı özel kanallarca denge unsuru gözetilmeksizin propaganda yapıldı. Bu faktör önemli olduğu için özellikle İsviçre ve İrlandada medyaya görüşlere yüzde 50 – yüzde 50 yer verme kuralı uygulanır. Üçüncüsü bu referandumda iktidar partisince ağırlık 12 Eylül 80e verildi, özellikle 2 önemli madde gözlerden uzak tutuldu. Halk, 12 Eylül 80 darbesini destekliyor musun, diyerek baskı ve etki altına alındı. Dördüncüsü, özellikle evet veren Doğu ve Karadeniz bölgelerinde sosyo-kültürel seviyenin düşük olması ve buraların BDP ile tarikatların etki alanları olması.
Bunları göz ardı ederek ‘Halk bu paketi destekledi’, ‘CHP yanlış yaptı’, ‘MHP taban kaybetti’ demek basit yorumlardır. Halkımız bir İsveç, İsviçre, İrlanda veya Almanya ile aynı seviyelerde değil. Dini ve maddi durumları sömürülmeye uygun. Bu ortamlardaki referandumları kesin halk iradesi olarak görmek, 12 Eylül 80deki Türkiyeyi de yanlış okumak demektir
_________ Orhan Bursalı / Cumhuriyet
referandum ve hyir
Enhanced by Zemanta

Biz Ne Yapalım?…

Orhan Veli Kanık, 1942 tarihli yazısında Yahya Kemal Beyatlı ile ilgili bir anısını şöyle nakletmektedir:

“Bir gün Yahya Kemal’le konuşuyordum.Bana apartmanları göstererek dedi ki: ‘ Köşkleri var, arabaları var, halayıkları var.
Fakat hiçbir zaman bizim duyduklarımızı duyamıyorlar, bizim düşündüklerimizi düşünemiyorlar. Biz düşünüyoruz, düşünülmüş halde kendilerine anlatıyoruz; yine de anlamıyorlar.

Yahya Kemal şanslıymış! Bu “anlamayanlar diyarından” vaktinde ayrılmış. Ya bizler ne yapalım?_____

Anayasa ve işçi